Etnik meselelerin çözülmesi için self-determinasyonu içeren çeşitli uluslararası kurallar var olmakla birlikte, bu normlar açık bir şekilde yerine getirilmemektedir.

Bunun esas nedeni ise devlet ülkesinin bütünlüğü ilkesidir. Self-determinasyonun icrası, çoğu zaman devletler tarafından var olan bir devletin dağılması olarak algılanabildiği ve etnik gruplar tarafından ayrılmaya yönelik olarak öne sürülebildiği için doğrudan devletin bütünlüğüne meydan okuyan bir özellik sergileyebilmektedir. Bu nedenden ötürü etnik çatışmalar açısından oldukça önemli olan bu iki anahtar oluşumu, yani self-determinasyon ve devlet ülkesinin bütünlüğü ilkelerini açıklamak gerekmektedir.706

Mill’in ifade ettiği “biraz milliyet duygusunun var olduğu yerde, bir milletin bütün üyelerini aynı yönetim altında birleştirecek ve onları başkalarından ayıracak yönetim için bir ilk neden vardır” düşüncesi self-determinasyona en erken göndermelerden biri olarak görülebilir.707 Günümüz yazarlarından Connor ise self-determinasyonu, ulusal bilinçlenmenin büyümesine siyasi olarak güç veren ve kültürel bilinçlenmeyle bir arada vuku bulması gereken siyasi bakımdan kendi kendini ifade edebilme doktrini olarak belirtmiştir.708 Aslında self-determinasyon, anlamı çok açık olmayan bir kavramdır.709 Teorik olarak self-determinasyon doktrini, hem yönetimin halkın isteğine dayanması gerekliliğini hem de bir halkın mensubu olduğu ülkenin yönetiminden memnun olmadığında ayrılabileceğini ifade etmektedir.710 Başka bir ifade

706 Zhu and Blachford, “Ethnic Disputes…”, s. 34–36.

707 John S. Mill, Considerations on Representative Government, London, Parker, Son and Bourn, 1861’den aktaran Kirişçi ve Winrow, Kürt Sorunu…, s. 57–58.

708 Connor, Ethnonationalism…, s. 5.

709 Kirişçi ve Winrow, Kürt Sorunu…, s. 45.

710 Ganguly and Taras, Understanding…, s. 48.

ile self-determinasyon ilkesinin iki yanı bulunmaktadır. Bu ilkenin devletlerin iç örgütlenmeleriyle ilgili olan ve içsel self-determinasyon olarak adlandırılan yanı, bir halkın istediği yönetim biçimini herhangi bir dış baskı olmadan seçmesi hakkının olduğunu belirtmektedir. Dışsal self-determinasyon olarak adlandırılan ikinci yanı ise, bir halkın bağımsız bir devlet kurmayı veya dilediği devlete bağlı olmayı seçme hakkının bulunduğunu ifade etmektedir.711 Bu çalışmada, self-determinasyon ifadesi ile kavramın dışsal yanından bahsedilmektedir.

Aslında, self-determinasyonun hayata geçirilmesi bir halkın kendi devletine sahip olması ya da başka bir devletle birleşmesi şeklinde olabildiği gibi, federal bir sistem, ortak bir toplum biçimi ya da iktidar paylaşımı konularında halkla anlaşılması veya halkın taleplerinin karşılanması için daha demokratik temsili bir yönetim biçiminin kurulması biçiminde de meydana gelebilir. Bu açıdan bakıldığında self-determinasyonun hayata geçirilmesi etnik çatışmalara barışçıl bir çözüm için öneriler getirebilir.712 Çünkü self-determinasyon ilkesinin arkasında siyasi ve etnik sınırların bir olduğu ve böylelikle ulus-devletlerin uluslararası barış ve istikrarı temin etmesine dayanan yeni bir dünya düzeni yatmaktadır.713 Fakat etnik bir grubun self-determinasyon talebinde bulunması çoğu zaman çatışmayla sonuçlanabilmekte ya da var olan bir çatışmayı daha da çözümsüz bir hâle getirebilmektedir.

Self-determinasyonun tarihi gelişimini incelediğimizde, bu doktrinin 18.

yüzyıldaki devlet inşası süreci ile birlikte 19. yüzyılda Avrupa’da ulusçuluğun patlamasıyla ortaya çıktığını görebiliriz.714 Başka bir ifade ile self-determinasyon isteği, 19. yüzyılda Avrupa’da ulusları kesen suni sınırlara, ulusların hapsolduğu imparatorluklara ve baskıya karşı bir protesto olarak yükselmiştir.715 Siyasi olarak kendini ifade etmenin ulusların hakkı olduğuna işaret eden bu durumun ilk belirtisi Lehler’in ayrılmasında ve daha açık olarak da Fransız ve Amerikan Devrimleri’nde ortaya çıkmıştır. Viyana Kongresi ve Kutsal İttifak tarafından reddedilmiş olan ulusal bilinçlenme, 19. yüzyıl boyunca Avrupa ve Latin Amerika’da yayılarak kuvvetlenmiştir.716 Bu doktrinin 20. yüzyıl versiyonu ise, Doğu Avrupa haritasının

711 Hüseyin Pazarcı, Uluslararası Hukuk Dersleri, II. Kitap, Ankara, Turhan Kitabevi, 1999, s. 9–10;

Mehmet A. Kütükçü, “Uluslararası Hukukta Self-Determinasyon Hakkı ve Türk Cumhuriyetleri”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Yıl: 2004, Sayı: 12, s. 262–263.

712 Kirişçi ve Winrow, Kürt Sorunu…, s. 45.

713 Ganguly and Taras, Understanding…, s. 48.

714 Horowitz, Ethnic Groups…, s. 3-5.

715 Ganguly and Taras, Understanding…, s. 48.

716 Connor, Ethnonationalism…, s. 5.

yeniden yapılmasına yardım eden Wilson İlkeleri’nin kabulü ile Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlamış; küçük devletlerin lehine ve büyük devletlerin ve imparatorlukların aleyhine olarak uygulanmıştır.717 Başkan Wilson, ulusal özlemlere saygı duyulması gerektiğini ve halkların artık kendi rızalarıyla yönetileceğini belirterek, self-determinasyonun laftan ibaret olmadığını ve uygulamaya konulacak zorunlu bir ilke olacağını ifade etmiştir. Fakat Wilson ve çağdaşları, halkların self-determinasyonun evrensel bir geçerliliğinin olması gerektiğini asla kastetmemişler; self-determinasyonu savaştan yenik çıkan devletlerin eskiden hüküm sürdüğü bölgelerle sınırlı olarak planlamışlardır.718 Bununla birlikte, ayrılığa ve bağımsız devletler oluşturmaya yönelik bir hak olarak iki esas unsuru içine alan Wilson’un self-determinasyon ilkesi görüşü üç büyük engele takılmıştır. Bunlardan ilki, bu ilkenin yerine getirilmesinin var olan devletlerin dağılmasına ve büyük güçlerin rızasına ihtiyaç duymasıdır. Her ne kadar İngiltere ve Fransa gibi Avrupa’daki zafer sahibi güçler bu ilkeyi kabul etmeye gönüllü gözükseler de, onlar kendi ülkelerinde veya sömürgelerinde self-determinasyonun uygulanmasına ve bir hak olarak verilmesine isteksiz bir tavır sergilemişlerdir. Örneğin İngiliz Hükümeti, İrlanda’ya bu hakkı vermek istememiş ve bunun devletin bütünlüğünü, güvenliğini ve egemenliğini bozmak olduğunu iddia etmiştir. İkinci problem ise azınlıklarla ilgilidir. Azınlıklar sorunu, siyasi haritaların çiziminde hesaba katılmamaları sonucunda “memnuniyetsiz azınlıklar”ın devletler içinde ortaya çıkması nedeniyle meydana gelmiştir. Bu açıdan, etnik azınlıkların statüsünü belirlemekte yetersiz olunması ilkenin karşılaştığı diğer bir engel olmuştur. Üçüncü engel de, Avrupalı güçlerin Asya ve Afrika’daki kolonilerini elinde tutma arzusu nedeniyle oluşmuştur. Self-determinasyon ilkesi, Avrupalı güçlerin çıkarlarına karşı olarak gelişmiş ve onlar da bu ilkeyi Avrupa için sınırlayarak yeni bir formül bulmuşlardır.719 Bununla birlikte bu ilke, Milletler Cemiyeti Antlaşması’na dâhil edilmemiş ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar sömürgelere yayılmamıştır.720

Sonuç olarak, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa haritasının yeniden çizilmesinde halkların güçlü self-determinasyon isteklerinden çok siyasi hesaplar ve büyük güçlerin ihtiyaçları belirleyici olmuştur.721 Savaş sonrası büyük güçler, self-determinasyonu bir haktan ziyade bir ilke olarak kabul etmişler ve bu ilkenin nasıl

717 Horowitz, Ethnic Groups…, s. 3–5.

718 Kirişçi ve Winrow, Kürt Sorunu…, s. 57–58.

719 Ganguly and Taras, Understanding…, s. 49.

720 Ganguly and Taras, Understanding…, s. 49–50.

721 Kirişçi ve Winrow, Kürt Sorunu…, s. 57–58.

uygulanacağı tam anlamıyla belirtilmeden Avrupa’nın haritasını tekrar çizmişlerdir.722 Ne var ki yeniden gözden geçirilen toprak düzenlemeleri, çeşitli etnik grupların geniş bir alana dağılmış olması ve yeni oluşturulan devletlerin demokratik hak ve özgürlüklere çoğunlukla saygı duymamaları daha sonra self-determinasyon talebinde bulunan yeni azınlık gruplarının oluşmasına yol açmıştır.723 Bu nedenlerden ötürü self-determinasyon ilkesi, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki süreçte var olan devlet sınırlarını ve siyasi yapıları hesaba katmaksızın, sadece söylemde halkların kendi kaderlerine karar vermeye yönelik bir hak olarak kalmıştır.724 Fakat her ne kadar bu dönemde yapılan barış antlaşmalarında self-determinasyon uygulamalardan ziyade öğütler içinde yer alan bir kavram olarak görünse de, birçok topluluğun bu ilkeyi benimsemesi bu süreçle birlikte ortaya çıkmıştır. Belirtildiği gibi, Wilson ve onun savunucuları self-determinasyon doktrinini açıkça evrensel bir uygulamaya sahip olarak değil, sadece yenilmiş güçlerin eskiden egemenliği altında olanlara uygulanması için tasarlamıştır. Fakat ilke geniş anlamda ifade edilmiş ve böylece yabancı bir yönetimi reddetmeye istekli olan herhangi bir grup için geçerli olacak şekilde bir anlam kazanmıştır. Doktrin bundan sonra tüm dünyadaki bağımsızlık hareketlerinin hem bir katalizörü hem de bu hareketlerin bir nevi savunma aracı hâline gelmiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Asya ve Afrika’dan Avrupalı güçlerin geri çekilmesini sağlamakta da bu doktrin kullanılmıştır.725 Böylelikle self-determinasyon ilkesinin etkisi, başta Avrupa’da ve daha sonra da dünyanın birçok bölgesinde hissedilmeye başlamıştır.726

Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulan BM sistemi altında self-determinasyon daha önem kazanmış bir ilke konumunu almıştır. Dumbarton Oaks’ta büyük güçler tarafından yapılmış olan anlaşmada yer almamasına rağmen, San Fransisko Konferansı’nda BM Antlaşması’nın 1, 55 ve 76. Maddeleri’nde yer bulan self-determinasyon, böylelikle ilk kez BM Antlaşması’na dâhil olmuştur.727 1.

Madde’de BM’nin ana amaçlarından biri olarak, güçlü bir evrensel barış için tahsis edilen diğer önlemleri almak ve halkların self-determinasyonuna ve eşit haklar ilkesine saygıya dayanarak uluslar arasında dostça ilişkiler geliştirmek şeklinde zikredilirken;

722 Ganguly and Taras, Understanding…, s. 49–50.

723 Kirişçi ve Winrow, Kürt Sorunu…, s. 57–58.

724 Ganguly and Taras, Understanding…, s. 49.

725 Connor, Ethnonationalism…, s. 5.

726 Ganguly and Taras, Understanding…, s. 48.

727 Ganguly and Taras, Understanding…, s. 50–51; Pazarcı, Uluslarararası Hukuk..., s. 9; BM Antlaşması için bakınız. Enver Bozkurt, Türkiye’nin Uluslararası Hukuk Mevzuatı, Ankara, Nobel Yayıncılık, 1999, s. 518-539.

55. Madde’de 1. Madde içinde telaffuz edilen ilkelere dayanarak genel ekonomik ve sosyal haklar altında yer almıştır.728 76. Madde’de ise, vesayet bölgelerindeki halkların kendi kendilerini yönetmelerini kolaylaştırmak ifadesi kullanılarak vesayet rejiminin temel bir hedefi olarak değinilmiştir.729 Bunun dışında, self-determinasyon 1941 Atlantik Bildirisi, 1966’da imzaya açılan Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar ve Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmeleri, 1975 Helsinki Nihai Senedi gibi birçok deklarasyon ve siyasi demeçlerde de doğruluğu kabul edilmiş ve yer almış bir ilke konumunda olmuştur.730

Self-determinasyon ilkesinin BM sistemi altında önem kazanmasında ise, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki süreçte Asya ve Afrika’daki sömürgeciliğin bitmesi etkili olmuştur. Böylelikle, Birinci Dünya Savaşı sonrası oluşan self-determinasyon süreci İkinci Dünya Savaşı sonrasında da tekrarlanmıştır. İki kıtada da yaşanan dekolonizasyon, zincirleme bir reaksiyon şeklinde hareket etmiş ve ülkeler self-determinasyona dayanarak teker teker bağımsızlığını kazanmaya başlamışlardır.731 Bununla birlikte, Afrika ve Asya’daki bağımsızlık hareketleri tek bir özellik sergilemiştir. Her ne kadar onlar self-determinasyon adı altında hareket etmiş olsalar da, aslında etnik dağılıma göre olmayan, eski koloni güçlerinin egemen olduğu veya yönettiği ve esasen rastgele çizilmiş olan sınırları hesaba katarak siyasi bağımsızlık talep etmişlerdir.732 Ayrıca, sömürge sonrası devletlerde self-determinasyon insan hakları, siyasi ve yasal haklar ve ahlak kurallarına bağlı olarak yapılan bir teklif görünümünde olmuştur. Yani, buralarda self-determinasyon daha çok insan haklarının gelişmesi anlamına gelerek gerçek amacından uzak tutulmuştur. Bu durum da, topraksal sınırını tayin etmek, kendi devletini yönetmek, kaynaklarla ilgili özel haklar elde etmek gibi amaçlarla self-determinasyonun kullanılması tezini alt üst etmiştir.733

Neticede, bu bölgelerde bazı gruplar eski koloni güçlerine karşı başarılı olarak bağımsızlıklarını kazanırken, bazıları da bağımsızlıklarını elde edemedikleri için self-determinasyon iddialarını dile getirmeye devam etmişlerdir. Çünkü koloni güçlerinden bağımsızlığını elde etmeye çalışan bu hareketler genellikle bölgelerindeki bütün etnik grupları temsil etmemiş, bu nedenle bazı gruplar özel bir ayrıcalık veya bağımsız bir

728 Ganguly and Taras, Understanding…, s. 50–51; Bozkurt, Türkiye’nin…, s.

729 Bozkurt, Türkiye’nin…, s. 532.

730 Ryan, Ethnic Conflict…, s. 23–27.

731 Horowitz, Ethnic Groups…, s. 3–5.

732 Connor, Ethnonationalism…, s. 5–6.

733 Zhu and Blachford, “Ethnic Disputes…”, s. 37–38.

devlet elde etme teşebbüsünde bulunmuşlardır. Bununla birlikte, genellikle etnik gruplar bağımsızlık elde edilinceye kadar sessiz kalmayı tercih etmişlerdir. Bağımsızlığı takiben ise meseleler ve koşullar değişmiştir. Artık üstün güçlere karşı bir mücadelenin olmaması, self-determinasyonun sadece önceden var olan ve koloni yönetimlerinin belirlediği sınırlara göre uygulanması gibi durumlar nedeni ile gerek sınırların hangi devlete ait olduğu konusunda, gerekse devletler içindeki etnik grupların konumları hakkında problemler yaşanmaya başlanmıştır.734 Böylelikle, Asya ve Afrika’da self-determinasyon adı altında oldukça karışık bir etnik haritaya sahip olan çokuluslu devletlerin ortaya çıkmasının doğal bir sonucu olarak, günümüzde Avrupa’daki bazı devletlerde de olduğu gibi, bu yeni siyasi yapılar self-determinasyon taleplerinin hedefleri olmuşlardır.735 Tüm bu şartlar altında da, eski koloni devletlerinin büyük çoğunluğunda bağımsızlık etnik isyana ve çatışmalara neden olmuştur.736

Eski koloni bölgelerinde etnik sorunlar ve çatışmalar ortaya çıkarken, bir taraftan da Asya ve Afrika’daki ülkelerin bağımsızlıklarını kazanmaları Avrupa ve Kuzey Amerika’ya tesir etmeye başlamıştır. Örneğin, Afrika’da eski Belçika koloni bölgeleri olan Zaire, Ruanda ve Burundi’nin egemen devletler hâline dönüşmesi, Belçika’daki Flamanlar arasında etnik iddiaları harekete geçirmeye yardım etmiştir.

Flamanlar, eğer küçük bir ülke olan Burundi otonom bir siyasi hayata sahip olabiliyorsa, sayıca daha fazla olan Flaman nüfusun aynı imtiyazlardan yoksun bırakılmaması gerektiği görüşünü benimsemişlerdir. Kanada’da ise Fransızca konuşan Quebecliler, bağımsızlığını kazanan Afrikalı ülkeleri kendilerine örnek olarak görmüşlerdir. Afrika’daki bağımsızlık hareketleri aynı zamanda ABD’de yaşayan Afrikalılar’ı da etkilemiş ve bu durum, büyük bir olasılıkla Amerikalılar’ın çoğunda ırksal bir ayrımcılığın gelişmesine neden olmuştur.737 Yakın tarihte ise, Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’nın dağılmasıyla birlikte self-determinasyon ilkesinin sömürgeler dışında da uygulanması gündeme gelmiştir. Çünkü bu devletlerden ayrılarak bağımsızlığını kazanan devletler self-determinasyona dayandıklarını ifade etmişlerdir.738 Tüm bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, self-determinasyonun etkisi okyanusları aşarak dünyanın pek çok bölgesine yansımayı başarmıştır.739

734 Horowitz, Ethnic Groups…, s. 3–5.

735 Connor, Ethnonationalism…, s. 5–6.

736 Horowitz, Ethnic Groups…, s. 3–5.

737 Horowitz, Ethnic Groups…, s. 3–5.

738 Pazarcı, Uluslararası Hukuk…, s. 10–11.

739 Horowitz, Ethnic Groups…, s. 3–5.

Fakat self-determinasyon, günümüzde tüm dünyaya yayılmış ve oldukça destek gören bir ilke olsa da, sadece teoride bütün halkları kapsamakla kalmış ve pratikte çoğunlukla sömürge halkları tarafından uygulanmıştır.740 Bunun en önemli nedeni, bu ilkenin uygulanmasının bazı problemler nedeniyle oldukça zor olmasıdır.741 Ayrıca, self-determinasyonun tam olarak ne anlama geldiğini saptamak, kime ve nasıl uygulanması gerektiğini belirlemek konusunda da birbiriyle çelişkili görüşlerin mevcut olması ilkenin karşılaştığı diğer bir zorluktur.742 Özellikle, self-determinasyon hakkını kullanabilecek olan halkların ulusal veya etnik grup üyeleri mi yoksa özel bir bölgesel birimin sakinleri mi olacağı bu konudaki önemli anlaşmazlıklardan birdir.743 Örneğin bir görüşe göre, coğrafi olarak birbirine karışmış ve bölgesel olarak ayrılmamış etnik grupların olduğu yerlerde self-determinasyonun uygulanması pek elverişli değilken,744 bir başka görüş bu durumun self-determinasyonun gerçekleşmesini engellemeyeceğini belirtmiştir.745 Aslında, açık coğrafi bir temelin yokluğunun bile self-determinasyon hareketini engellemesinin zorunlu olmadığını söyleyebiliriz. Örneğin, Kıbrıs’ta Rumlar ve Türkler, Hindistan’da Müslümanlar ve Hindular arasında yüksek düzeyde coğrafi bir karışmanın var olmasına rağmen, bu durum Kıbrıs ve Hindistan’da bölünmeyi engelleyememiştir. Self-determinasyona başka bir itiraz da, talepte bulunan halkın kendi kendini yönetmeye hazır olup olmamasıyla ilgili olarak gelişmiştir. Bu açıdan, grubun çok küçük olması, yaşadığı toprakların küçüklüğü, ekonomisini sağlayabilme olasılığının az olması gibi durumlar self-determinasyonun kabul edilmesi için asgari standartlar meselesini ortaya çıkarmıştır. Fakat ilginç olan nokta, bu tür konuların etnik istekler üzerinde çok etkili olmamasıdır. Bu tür görüşler Malta, İzlanda, Gambiya, Maldiv Adaları, Barbados, Trinidad-Tobago ve Batı Samoa gibi devletlerin oluşmasıyla çürütülmüş ve bu tür düşüncelerin self-determinasyon talebi ve onun gerçekleşmesi için önemli olmadığı görülmüştür. Bir başka ifade ile kendi kendini yönetmek için hazır olmama self-determinasyon talebi için bir engel değildir.746

Fakat bununla birlikte, bu tür taleplerde bulunan grupların sayısının çok olması ve bu tür bir kararın yürürlüğe konmasının devletlerin parçalanması anlamına

740 Ganguly and Taras, Understanding…, s. 51.

741 Çevik, Politik…, s. 37.

742 Kirişçi ve Winrow, Kürt Sorunu…, s. 57.

743 Stavenhagen, Ethnic Conflicts…, s. 300.

744 Mill, Considerations…,’dan aktaran Walker Connor, “Self-Determination: The New Phase”, World Politics, Vol: 20, No: 1, (Oct., 1967), s. 46.

745 Walker Connor, “Self-Determination…”, s. 46.

746 Connor, “Self-Determination…”, s. 46.

geldiğinden devletlerin buna karşı çıkmaları ilkenin uygulanmasını zorlaştırmaktadır.747 Aslında, devletlerin bu ilkenin uygulanmasının var olan ulusal birliğin çökmesi ve devletin dağılması olarak algılamaları self-determinasyonun uygulanmasını engelleyen en önemli neden olarak görülebilir. Örneğin, Asya ve Afrika’da bağımsızlığını kazanan devletleri kendi içlerinde etnik ve kültürel sınırlar boyunca self-determinasyonu uygulamaktan ulusal güvenlik, topraksal bütünlük ve egemenlik konuları engellemiştir.

Yani, her ne kadar birçok Afrikalı ve Asyalı devlet bağımsızlıktan önce Batılı sömürge güçlerinin yarattığı suni sınırların revize edilmesi gerekliliğine inansalar da, bağımsızlıklarını kazandıktan sonra bölgesel statükonun korunmasının ateşli destekleyicileri olmuşlardır.748 Bu devletlerin eskiden self-determinasyon talep eden liderleri ise zorunlu olarak çokuluslu yapının ve statükonun koruyucuları hâline gelmişlerdir.749 Çünkü belirtildiği gibi, sömürge devletlerinde self-determinasyon uygulamada sadece Batılı sömürgeci yönetimden bağımsızlığını kazanma anlamında gelişmiş ve kültürel veya etnik temelde olmamıştır.750 Bunun sonucunda da, bu bölgedeki devletlerin sınırları içinde yaşayan etnik gruplar self-determinasyona yönelirken, devletler de mevcut durumu ve ülkenin topraksal bütünlüğünü korumaya çalışmışlardır. Bu örnekten de anlaşılacağı üzere, devletlerin self-determinasyonun parçalanmaya yol açacağını düşünmeleri bu ilkenin uygulanmasına çok büyük bir engel olarak gözükmektedir. Hükümetler tarafından etnik gruplara bağımsızlık sözleri verilse bile, bu durum uygulamada gerçekleşmemekte ve bu durum da grupların hayal kırıklığı yaşamasına ve şiddete başvurmasına neden olabilmektedir.751

Devletlerin yanı sıra, BM gibi uluslararası organizasyonlar da eğer self-determinasyonu kendi üye devletlerinin bütünlüğü ve birliğine yönelik saldırıları haklı çıkarmak veya davet etmek olarak yorumlarsa kendi kendilerini hemen hemen savunulmaz bir duruma koyacaklardır. Örneğin, bu nedenden ötürü BM her ne kadar bütün halkların self-determinasyon hakkına sahip olduğunu 1514 sayılı kararı (Sömürge Yönetimi Altındaki Ülkelere ve Halklara Bağımsızlık Verilmesine İlişkin Bildiri) ile belirtmiş olsa da, kararın devamında herhangi bir ülkenin toprak bütünlüğüne ve ulusal birliğine herhangi bir şekilde engel olmanın BM ilkeleri ve amaçlarıyla bağdaşmayacağını belirtilerek bir ikazda bulunmuştur. Bununla birlikte BM,

747 Çevik, Politik…, s. 37.

748 Ganguly and Taras, Understanding…, s. 51.

749 Connor, Ethnonationalism…, s. 5–6.

750 Ganguly and Taras, Understanding…, s. 51.

751 Çevik, Politik…, s. 37.

determinasyona siyasi bir ilke olarak davranmayı tercih etmiş ve onun rolünü bu açıdan belirlemeye çalışmıştır.752 Bu bağlamda, ilkenin karşılaştığı diğer bir zorluk da self-determinasyona yasal bir hak mı yoksa siyasi bir ilke mi olarak başvurulacağının açıkça belirtilmemiş olmasıdır.753 Bir başka deyişle, self-determinasyonun bir ilke, bir hak ya da devletlerin uymasının gerekli olduğu genel uluslararası hukukun kati bir kuralı olup olmadığı oldukça tartışmalı bir konudur.754 Aslında, mesele self-determinasyonun bir hak ya da ilke olup olmadığı değildir. Önemli olan, self-determinasyon hakkındaki görüş birliğinin, uluslararası norm ve kuralların ne olduğudur.755 Bununla birlikte, uluslararası hukuk kuralları özellikle ulusal devlet sınırlarının topraksal bütünlüğünün korunması ilkesi self-determinasyon ilkesi ile çatıştığında topraksal bütünlük ilkesine

determinasyona siyasi bir ilke olarak davranmayı tercih etmiş ve onun rolünü bu açıdan belirlemeye çalışmıştır.752 Bu bağlamda, ilkenin karşılaştığı diğer bir zorluk da self-determinasyona yasal bir hak mı yoksa siyasi bir ilke mi olarak başvurulacağının açıkça belirtilmemiş olmasıdır.753 Bir başka deyişle, self-determinasyonun bir ilke, bir hak ya da devletlerin uymasının gerekli olduğu genel uluslararası hukukun kati bir kuralı olup olmadığı oldukça tartışmalı bir konudur.754 Aslında, mesele self-determinasyonun bir hak ya da ilke olup olmadığı değildir. Önemli olan, self-determinasyon hakkındaki görüş birliğinin, uluslararası norm ve kuralların ne olduğudur.755 Bununla birlikte, uluslararası hukuk kuralları özellikle ulusal devlet sınırlarının topraksal bütünlüğünün korunması ilkesi self-determinasyon ilkesi ile çatıştığında topraksal bütünlük ilkesine

In document University of Groningen Regulation of carbon dioxide fixation in the chemoautotroph Xanthobacter flavus Keulen, Geertje van (Page 87-101)