5. Zorg voor kinderen

6.5. Financiële zaken

Bu ekolün 1960-70‟lerdeki öncüleri Hans Kohn, Ernest Gellner, Elie Kaedourie‟dir. 1980-90‟lardaki öncüleri Eric Hobsbawm, Tom Nairn, John Breuilly, Benedict Anderson‟dur. Modernistler, milletler ve milliyetçiliğin son 200 yıldır var olduğunu ve bunun da modernleĢmenin belli süreçlerinin (sanayileĢme, sekülerleĢme, laikleĢme, kapitalizm, kentleĢme, bürokratik devlet vb.) ürünü olduğunu söylerler. Zaten modern öncesi dönemlerde milliyetçiliği ortaya çıkaracak toplumsal, siyasal ve ekonomik koĢullar yoktu. Bu koĢullar modern süreçle baĢlamıĢtır (Özkırımlı, 2015: 102-103). Milliyetçilik bu ekolün öncüleri tarafından farklı tarihlerde baĢlatılmaktadırlar. Lord Acton; Polonya‟nın ilk parçalanması/bölünmesi sırasında, Benedict Anderson; Amerkan Devrimi, Hans

33 Kohn Ġngiltere Devrimi, Kedourie, Fichte‟nin 1807 tarihli Alman milletine sesleniĢleri ile baĢlatmıĢlardır. Bu ekolün öncüleri milletleri ve milliyetçiliği modernleĢmenin farklı noktalarına odaklanarak açıklarlar. Örneğin Ernest Gellner;

sanayileĢmeyi, Thomas Nain; Ġstikrarsız ekonomik kalkınmayı, John Breuilly;

bürokratik devleti, Benedict Anderson; matbuat kapitalizmi ve zaman algısının değiĢimini ele alarak icat etmiĢlerdir. Bu ekole göre, önceki etnik gruplarla olan herhangi bir bağ sadece yanılsamadır. Aynı zamanda modernist varsayılan milli kimliklerin geçmiĢin gelenek ve törelerine bağlı olmadığını, bunların yalnızca geçmiĢ olaylara benzediğini söyler. Modernistler için milliyetçilik, Fransız Devrimi sonrasında ortaya çıkan toplum, halk egemenliği ve vatandaĢlık ilkeleri üzerine kurulmuĢ modern politik bir öğretidir.

Bu, tıpkı Berman‟ın (1994) deyimimiyle modernizm, katı olan herĢeyi buharlaĢtırıyor, demesi gibidir. Yani modernizm; büyük keĢifler, sanayileĢme, kentleĢme, demografik değiĢim, kitle iletiĢim sistemleri, milli devletler, toplumsal hareketler, kapitalist dünya pazarı gibi sahip olduğu özellikleri kendinden önceki dönemden farklı olduğu kadar kendinden önceki dönemi dönüĢtüren, ortadan kaldıran, katı olan herĢeyi dünyevileĢtiren ve katı olan herĢeyi buharlaĢtırıp havaya karıĢtıran bir muhtevaya sahiptir.

Bu genel değerlendirmeden sonra tek tek modernist kuramcıların meseleyi nasıl ele aldığına bakmak meseleyi daha anlaĢılır hale getirecektir. Aynı zamanda bu yaklaĢımı ele alırken odaklandıkları bazı noktaların üçüncü bölümde değineceğimiz Kürt kimliğini açıklamada ne oranda etkili olduğunu irdelememiz noktasında önem arz etmektedir.

Tom Nairn‟e göre, milliyetçiliğin temel dinamikleri, Fransız veya sanayi devrimi gibi dünyaya egemen olan tarihsel geliĢim sürecinde aranmalıdır. Yani yazar, bu geliĢim sürecinde geleneksel kırsal bir toplumdan modern zamanlara geçiĢin ana unsurlarından birinin milliyetçilik olduğunu iddia eder. Ama modern olan yalnızca milliyetçilik değildir. Dolayısıyla milli devletler, milli kimlik, bütün milletler arası topluluklar da moderndir. Böylece sanayileĢmenin modern siyasal milletleri ürettiğini, fakat burada modern felsefenin esas konusunun sanayileĢme

34 değil, sanayileĢmenin son derece karmaĢık ve değiĢken artçı sarsıntısının bir sonucu olan milliyetçilik olduğunu da belirtir (Nairn, 2015: 13-14, 227-228, 246; Smith, 2013: 71). Bu sebeptendir ki, modernliğin ürünü olan milliyetçilik, 18. yüzyıldan bu yana kapitalist ekonominin eĢit olmayan geliĢiminin sonucunda karĢımıza yeni bir yaklaĢım olarak ortaya çıkar (Özkırımlı, 2015: 108-109; Smith, 2013: 71).

Öte taraftan Nairn, milleti, etnik kimlikleri veya farklı tikel grupları milliyetçilik kuramları içerisinde nereye oturttuğunu ifade etmeye çalıĢır. Her Ģeyden önce milleti “modern bir Janus”‟a benzeten Tom Nairn, Janus‟un her iki yüzünün de çeliĢkili bir zamansal belirlenime dayandığını belirtir. Janus‟un bir yüzünü, ilkçi bir yaklaĢımla içkin bir aidiyetin kök salma ihtiyacınca belirlenen geçmiĢe yönelimi ifade eder. Diğer yüzünü ise, modern bir durum olarak geleceğe yönelim içinde zuhur eden kitlesel bir umut, tasa ve kader birliği algısı belirler. (Yalçıner, 2014:

201-202). Bu noktada milliyetçilik, modern kalkınma içerisinde milletin sistematik doğasını temsil eden bir Ģemsiyedir. Burada sanayileĢme süreci, milliyete dair etnik, din, dil gibi bütün etkenleri tutarlı bir Ģekilde çok daha önemli kılmıĢtır. Yani modernitenin evrensel bir koĢulu olarak ortaya çıkan milliyetçilik, kendini geçmiĢin küllerine dayandırarak, fakat onu yeniden yorumlayarak, değiĢtirerek ve inĢa ederek gerçekleĢtirir. ĠĢte bu süreçte milliyetçilik, modern öncesi farklı tikel grupları ve bu kimliklerin sahip oldukları dil, toprak, gelenek, görenek, mit, sembol gibi değerleri yok sayarak, ortadan kaldırarak ya da ortak değerler üzerine kurarak değil; bu farklı toplulukları ve sahip olmuĢ oldukları tarihsel birimlerini yeniden üreterek ve yeniden icat ederek ortaya çıktı (Nairn, 2015: 45, 87).

Ayrıca yazar milliyetçiliği, geri kalmıĢ toplumlar üzerinden Ģöyle ifade etmeye çalıĢır. Milliyetçilik, geri kalmıĢ kültürlerin ve halkların birbiri peĢi sıra modernitenin güçlerini ve yararlarını kendi amaçları uğruna benimseme çabasıdır.

Böylesi bir süreçte, geri kalan toplumların halkları kalkınma beklentisiyle hareket etmiĢ olsa dahi bunun gerçekleĢmesi için seçkinlerin ön ayak olması gerekecektir.

ĠĢte, seçkinlerin kendi toplumunun ilerleme görevini üstlenmesi milliyetçiliğin ilk adımını oluĢturuyordu. Nitekim bu ilerleme fabrika, okul, parlamento gibi birikimlere sahip geliĢmiĢ merkez ülkeleri taklit etmekle baĢladı. Fakat bu süreci, yabancıların müdahalesini redederek yapmaktaydı. Bu da, geliĢmiĢ merkez ülkelere

35 karĢı kendi kimlik bilincine varmıĢ bir topluluk yaratmaktan geçiyordu (Nairn, 2015:

122; Özkırımlı, 2015: 110; Yalçıner, 2014: 199; Smith, 2013: 94).

Nairn‟in iddiaları özetle; kapitalizmin hızlı bir Ģekilde öncelikle merkezi ülkelerde geliĢmesinin bir sonucu olarak geri kalmıĢ toplumlar üzerinde yarattığı baskının bir tezahürü olarak milliyetçilik çevre ülkelerde ortaya çıkmıĢtır. Bu noktada Ģunu belirmek gerekir ki, milliyetçilik çevrede olduğu gibi merkez ülkelerde de kaçınılmaz bir sonuçtur. Zaten milliyetçiliği doğuracak unsurlar geliĢmiĢ ülkelerde mevcuttu. Bunun için milliyetçiliğin dünya sisteminin bir normu haline gelmesini ve milli devletin bir ideolojiye sahip olmasını beklemek zorunluydu.

Sonuç olarak milliyetçilik, kapitalizmin yarattığı dengesiz kalkınmanın diyalektik bir sonucu olarak tarafların birbirini değiĢime zorlamasıydı.

Benzer bir Ģekilde Michael Hechter ise, merkez geliĢmiĢ ülkeler ile kalkınmamıĢ çevre topluluklar arası ekonomik eĢitsizlik ve kültürel farklılıklar arttıkça ezilen toplulukların daha fazla içine kapanacağını; bunun da beraberinde çevre topluluğun üyeleri arasında iletiĢimi, dayanıĢmayı arttıracağını ve merkez ülkelerle siyasi bütünleĢmeyi kabul etmemesine neden olacağını belirtir. Bu durum bir süre sonra çevrenin merkezden hiçbir farkı olmadığı anlayıĢını sağlayacak, hatta ondan üstün olduğu iddiasını ortaya çıkaracaktır. Bu da modernleĢmeyle birlikte ezilen topluluğun, merkezileĢmiĢ devlete karĢı kendini farklı bir millet olarak tanımlamasına ve bağımsızlık istemesine yol açacaktır (Özkırımlı, 2015: 122).

Burada yazar, millet (zorunlu olarak devlet olmayan) yönetim birimiyle uyumlu olmalıdır, ilkesinin modern olduğunu çünkü bu ilkenin doğrudan yönetim doğrultusundaki modernleĢtirme hareketinin bir iĢlevi olduğunu savunur. Modern öncesi imparatorlukların yönetimi, kendilerine bağlı çevre yönetimlerin taraflarını tatmin eden dolaylı bir yapıya sahipti. Fakat modern dünyada merkezi yönetimin güçlenmesiyle birlikte çevredeki yönetici seçkinler eski konumlarını kaybedince bağımsızlık arayan milliyetçi bir siyasayı benimsemeye baĢladı. ĠĢte milliyetçilikle yalnızca modern dünyada karĢılaĢmamızın nedeni de budur (Smith, 2013: 98-99).

Yani milliyetçilik, gerek Nairn‟de gerekse Micheall Hechter‟da modern devletteki bölgeler ya da devlet genelindeki sınıflar arasındaki, geliĢmemiĢ çevre bölgeler ile geliĢmiĢ merkez bölgeler arasındaki ya da merkez seçkinler ile yeni harekete geçmiĢ

36 çevre kitlelerin desteklediği çevre seçkinler arasındaki görece yoksunluktan doğar (Smith, 2013: 72).

Öte taraftan John Breuilly (2000), modernist yaklaĢımı Ģöyle ele alır. Belirli milliyetçilikleri açıklamak için milliyetçiliği toplumsal ve ekonomik yapıların sınıfsal çıkarların ya da kültürel oluĢumların yansıması olarak ele alabiliriz. Fakat milliyetçilik daha çok siyaset ile yani güçle/iktidarla ve modernleĢme süreciyle ilgilidir. Yani milliyetçilik, iktidarı ele geçirmeye ya da kullanmaya çalıĢırken bunu milletçi savlara (milletin kendine özgü karakteri, çıkarları, bağımsız oluĢuna) dayanarak haklı göstermeye çalıĢan siyasi hareketlerdir (Özkırımlı, 2015: 129-131).

Bundan dolayı modern devlet; milletlerin ve milliyetçiliğin yalnızca habercisi değildir. Aynı zamanda onun toplumla iliĢkisini, devlet egemenliğinin takipçisi olmasını, hatta onunla bütünleĢmesini sağlar (Smith: 2013: 72-73).

Eric Hobsbawm ise milliyetçilik çalıĢmasını dönemler halinde ele alır. Ġlki, Fransız Devrimi‟nden 1918‟e kadar olan milliyetçiliğin doğduğu ve Ģekillendiği dönemdir. Ġkincisi, 1918-1921 arası paradoksal olarak milliyetçiliğin yeniden diriliĢi ve yapılanması dönemidir. Üçüncüsü, -antifaĢist milliyetçi hareketleri kast ederek- 1921-1950 arası milliyetçiliğin doruk noktasına ulaĢtığı dönemdir (Hobsbawm, 2014:

102, 158; Özkırımlı, 2015: 146; Castells, 2008).

Yazar, her Ģeyden önce millet kavramını tartıĢmaya açar. Milletin sabit bir tanımının yapılamayacağını, çünkü tamamen modern bir kurgu olduğunu ve sürekli değiĢen bir yapısı olduğunu belirtir. Fakat kendilerini bir milletin üyeleri olarak gören yeterli büyüklükteki insan topluluğunu millet olarak ele alır. Nitekim milliyetçiliğin kavramsallaĢtırdığı bir millet, geleceğe dönük olarak tanımlanabilirken, gerçek millet ancak aposteriori (tecrübeyle ortaya çıkan) olarak tanımlanabilir (Hobsbawm, 2014: 23).

ĠĢte bu noktada Hobsbawm, modern devletlerin bir kültür farklılığını ortaya koyan etnik kökenden geldikleri iddiasının bir mit olduğunu söyler. Çünkü modern milli devletler etnik köken iddiasında bulunamayacak kadar heterojendir (Hobsbawm, 2014: 83-84, 32-33). Fakat ona göre tam bir millet gibi değerlendirilemeyecek bir ön millet olarak istisnalar söz konusudur. Mesela, pek

37 yaygın olmamakla beraber kendilerini bir etnik topluluk olarak gören, çevrelerindeki halklara hiç benzemeyen bir dil konuĢtukları, belirli tarihsel bir toprak üzerinde yaĢadıkları, geçmiĢe dayanan çeĢitli pratikleri paylaĢtıkları için Macarlar, Kürtler, Yahudiler, Somalililer, Basklar etnik köken, geniĢ toprak parçalarında, hatta dağınık olarak yaĢayan ve ortak bir yönetim yapısından yoksun olan bu halkları ön millet olarak ele alabiliriz. Nitekim Hobsbawm, milliyetçiliğin tabandan geliĢtiği yönündeki tarihsel kanıtları (dilsel, ülkesel/toprak, etnik, dini ve tarihsel siyasi özellikleri) kabul eder, ama bunu pro-milliyetçilik olarak adlandırır. Çünkü milletler ve milliyetçilikler, ancak milli bir devlet kurulduğunda, ya bu milli devletin bir ifadesi olarak ya da gelecekteki devlet adına varolur (Castells, 2008: 43). Modern bir millet olmayan bir ön millet olarak kültürel boyutu ağır basan Yahudiler, Batının uygarlığını benimsemiĢ olmasına karĢın, icat edilmiĢ kültürünü sahiplenmemiĢtir.

ĠĢte etnik köken ya da ırk, milli kimlikten ziyade kültürel farklılıklara, biz-onlar ayrımına iĢaret eder (Hobsbawm, 2014: 84-86).

Burada yazarın vurguladığı önemli bir nokta, bizi kültür ve medeniyet tartıĢmasına götürüyor. Bu yaklaĢıma göre, modern anlamda milli kimlikten ancak bu iki unsurun bir bütün olarak alınmasıyla ya da icat edilmesiyle bahsedilebileceğini vurgular. Kültür ve medeniyet ayrımı yapmadan, modern olarak kabul gören Batının, her Ģeyini alarak tamamen uygar Batı modeli inĢasına dayanan bir Doğu toplumu tezahüründe bulunacak olursak, gerçekten Hobsbawm‟cı, Anderson‟cu anlamda modern bir toplum, hayal edilmiĢ bir icat olarak karĢımıza çıkar. Fakat bu ayrımı yaparak kendi değerleriyle, tarihsel birikimleriyle, kalıntılarıyla bir millet oluĢturma;

bizi etno-sembolcülüğe yakınlaĢtırır. Buradaki püf nokta esasen doğal mecrasında ilerleyen yerelin mi yoksa sonradan inĢa edilen yapay olanın mı tercih edileceği tartıĢmasıdır.

Yazar, Gellner‟den hareketle milletlerin varlığının, insanları sınıflandırmak için doğal, Tanrı vergisi olduğu, doğuĢtan gelen bir durum ya da politik bir kader olduğu gibi iddiaları gerçek dıĢı bir mit olarak değerlendirir. Milletlerden ancak toprağa bağlı devletler ortaya çıktıktan sonra söz edilebileceğini ifade ederek sonrasında düĢüncesini Ģöyle temellendirir: Bundan dolayı milliyetçilik milletlerden önce gelir. Milletler milliyetçiliği yaratmaz. Yani milliyetçilik önceden var olan

38 kültürleri alır ve onları çoğu zaman çarpıtarak millete dönüĢtürür, bazen de koĢullara uygun olarak yeniden icat eder. Ama genellikle var olan kültürleri tamamen yok eder. ĠĢte bu bir gerçekliktir (Hobsbawm, 2014: 24; Özkırımlı, 2015: 145-146).

Burada oluĢturulması gereken ise yine Gellner‟e dayanarak, milliyetçiliğin politik birim ile milli birimin birbiriyle uyumlu olması gerektiğini savunan ilkedir (Hobsbwm, 2014: 24).

Ayrıca yazar, milletlerin yalnızca özgül bir türde teritoryal bir devletin iĢlevi ya da bir devlet kurma özlemi olarak değil bunun yanında teknolojik ve ekonomik geliĢmenin belirli bir aĢaması neticesinde varlığını ortaya koyar. Aynı zamanda yazara göre konuĢulan ve yazılan milli diller; matbaa, kitlesel okuryazarlık, kitlesel eğitimden önce ortaya çıkamayacaktır (Hobsbawm, 2014: 24-25).

Öte taraftan Hobsbawm ortak tarihi bir toprağı/vatanı, dili, dini, geleneği, mitleri ve sembolleri; kültürel toplulukları birbirinden ayıran unsurlar olarak görür.

Bunlar, modern dönem öncesi nitelikler olarak millet olmayı sağlayamazlar. Yazar, Yahudi milletini misal vererek Ģöyle der. Dünyanın pek çok yerine yayılmıĢ Yahudi milleti, modern döneme kadar dini inançları gereği ata yadigârı kutsal topraklara geri dönme umutlarını gerek politik gerekse teritoryal olarak modern anlamda bir milli kimlik oluĢumunu gerçekleĢtirememiĢtir. Bunu yalnızca modern dönemde sağlayabilmiĢlerdir (Hobsbawm, 2014: 66-67). Lakin yazardan farklı olarak etno-sembolcü bir yaklaĢımla, Yahudilerin milli kimlik oluĢumunda modern dönemin koĢulları yanı sıra tarihsel birikimin neticesinde dinin de bu milli kimliğin oluĢumunda önemli bir sembolik itici güç olarak karĢımıza çıktığını da belirtmek gerekir.

Yazarın ele aldığı bir diğer örnek ise, ortak dili konuĢanların modern politik bir birlik sürecine girmemesinin kimlik oluĢumunu engelleyeceği ile ilgilidir. Zaten dil; Kürtler, Macarlar, Yahudiler, Somaliler, Basklar için bir ön millet olarak önemli iken, bunların dıĢında diğer insanların bir gruba ait olduklarını gösteren niteliklerden yalnızca biridir. Nitekim doğal bir evrimle değil yaratılıĢ olarak ortaya çıkan diller devletlerle beraber çoğalır; yoksa devletler dillerle beraber çoğalmaz. Mesela

39 Polonyalı ve Sloven dil gruplarının politik açıdan kendilerini Alman ya da Avusturyalı sayması gibi (Hobsbawm, 2014: 79, 82-85).

Öte yandan yazar, milliyetçiliği, kapitalizmin gereklerini yerine getirmek için devlet tarafından bir toplumsal mühendislik ürünü olarak icat edilmiĢ bir gelenek (törenler, semboller, örtülü olarak toplum tarafından kabul gören alıĢkanlıklar, kurallar, uygulamalardır) olarak öne sürer. Zaten milli bilinç de bu icat edilmiĢ geleneklerin en somut ve en yaygın halidir (Özoğlu, 2005: 13; Özkırımlı, 2015: 142-143).

Hobsbawm, bu geleneklerin icat edilmesi noktasında modern ve modern öncesi uygulamaların farklı olduğunu belirtir. Nitekim gelenekselci toplumlarda eski gelenekler yeni koĢullara uydurularak yeniden icat edilirken, modern dönemde ise değiĢen gereksinimleri karĢılamak için bilinçli bir Ģekilde yeni gelenekler icat edilir.

Aynı zamanda bu icat edilen yapay gelenekler halkı denetim altına almanın da bir yoludur (Özkırımlı, 2015: 143-144).

Bir baĢka modernist kuramcı Ernest Gellner “Uluslar ve Ulusçuluk”

kitabında, milletleri yaratan milliyetçilikler olduğunu belirtir. Ayrıca Milliyetçiliğin önceden var olan tarihsel mirasın getirdiği çok sayıdaki kültürü, çoğunlukla dönüĢtürerek kültürel zenginlikten de yararlandığını ifade eder. Bu amaç doğrultusunda ölü diller yeniden canlandırılır, gelenek icat edilir (Gellner, 2013a:

138). Siyasi ve milli birimlerin birbirleriyle uyumlu olması gerektiğini savunan bir ilke olarak milliyetçiliğin, doğal olmadığını, sanayi toplumunun bir ürünü olduğunu belirtir. Bunu da eğitim ile edinilmiĢ yüksek ortak kültürün, ekonomiyle, siyasi güçle ve bürokratik yönetimle arasındaki uyuma borçludur (Gellner, 2013a: 28-29,71;

Gellner, 2013b: 8; Özoğlu, 2005: 13). Yani milletler; yaygın ve standart eğitim sisteminin okur-yazarla, uzmanlaĢmayla gerçekleĢtirdiği yüksek kültürün ifadeleridir. SanayileĢmenin milliyetçiliği teĢvik etmesi gibi, milletler de devingen okur-yazar bir gücü eğiterek sanayileĢmeyi destekler (Smith, 2013: 72).

Gellner, insanlık tarihini avcı-toplayıcı, tarımsal ve modern-endüstriyel toplum diye üç evreye ayırır (Gellner, 2013a: 201; Özkırımlı, 2015: 159). Avcı ve toplayıcı toplumlarda, merkezi bir siyasi gücün olmayıĢı, tarım toplumlarının,

40 kültürel seçkinler (merkez- yüksek kültür ya da yüksek gelenek) ile yerel (çevre-aĢağı kültür ya da (çevre-aĢağı gelenek) arasındaki kastları birbirinden ayırma görevi görmesi, diğer bir ifadeyle tarım toplumunun azınlığını oluĢturan okuryazar ve yönetici sınıf (askerler, rahipler, kâtipler, idareciler, kentliler) ile toplumun çoğunluğunu oluĢturan doğrudan tarım üreticisi olan köylüler arasında katı bir kültürel ayrılık söz konusu olması nedeniyle milletler ve milliyetçilik bu süreçte ortaya çıkmamıĢtır. En basitinden sıradan bir insan ile ruhban arasındaki eĢitsizlik, okuryazarlığın yanında bir de dini ayin dilini ve yazısını ve hatta söylemini anlaĢılmaz hale getirir. Bu derin ayrım toprağa dayalı toplumlarda insanların standart ve yaygın kültürel durumunu yansıtır. ĠĢte bu nedenden dolayı bu toplum tipinden milletler ve milliyetçiliğin ortaya çıkması mümkün değildir (Gellner, 2013a: 31,79-86, Gellner, 2013b: 63-65). Zaten Gellner için bunun baĢarılması ancak koĢulların uygunluğu, modern koĢullarda etkili güç olmayı baĢarmıĢ olan tarım toplumlarının, modern ve bağımsız milli bir devlet olarak kurulması ile mümkündür (Castells, 2008:

43, 87).

Modern toplumlarda ise mesleki değiĢim ve hareketlilik, diğer bir ifadeyle toplumsal devinim ve sınıflar arası geçiĢler artmıĢtır. Yani tarım toplumunda pek çok ayrıntılı uzmanlıklar vardır. Bu uzmanlaĢma uzun bir süre aldığı için uzmanlıklar arasındaki geçiĢler oldukça azdır. Fakat sanayi toplumunda ortak eğitimden geçmiĢ daha fazla nüfus, iĢ ve uzman olduğu için geçiĢler daha fazladır. Mesela endüstriyel üretimin artan karmaĢıklığı, iĢçinin artık kazma kürek kullanan bir adam değil, yazılı bir kullanım kılavuzu doğrultusunda kullanmayı öğrendiği traktör gibi bir makinenin kontrol sistemi üzerinde uzmanlaĢmıĢ biri olmasından ileri gelir. Toplumun bu özelliğinden dolayı bireyler birbirleriyle iletiĢim içinde olmalıdırlar. ĠĢte bu durum ortak yüksek bir kültürü sağlayacak eğitim sistemini kaçınılmaz kılar. Bu toplumda ortak bir yüksek kültürle herkesin belirli bir dili konuĢması mümkündür. Bu nedenle, kültürün modern çağdaĢ siyasi yapı tarafından desteklenmesi gerekiyordu. Öte yandan modern toplum, uzmanlaĢmayı gerektiriyordu. Fakat bu toplumda uzmanlık alanları tarım toplumuna göre daha yakın ve benzerdi. Bu da, halka sunulacak eğitim sisteminin standart bir dille yazılmasını ve okunmasını gerektiriyordu. ĠĢte bireyi birey yapan ve ona kimlik veren de bu eğitimdir. Böylesi karmaĢık bir kitlesel eğitim

41 sistemini ayakta tutabilecek, denetleyecek tek siyasi yapı modern devletti. Bu sebeptendir ki, milliyetçilik sanayi toplumun bir ürünüdür (Gellner, 2013a: 31, 99-116; Gellner, 2013b: 65-57; Özkırımlı, 2015: 160-162; Smith, 2013: 69-70).

Sanayi toplumu, herkesin birbirinin yerini aldığı homojen bir topluma, yani anonim kitle toplumuna ihtiyaç duyar. Bu da, yazılı bir kültürün topluma nüfuz etmesiyle, merkezi ve standart bir eğitim sistemiyle olur. Bu sebeple Gellner milliyetçiliği, anonim kitle toplumunun inĢası olarak sunar. Kısacası Gellner‟in milliyetçiliği; modern devletin ürettiği, kapitalist dinamiklerle beslenen, modern devletin yukarıdan aĢağıya empoze ettiği bir kültürdür.

Öte yandan Benedict Anderson ise, “Hayali Cemaatler” kitabında milletlerin doğal ya da ebedi değil, modern inĢalar olduğunu söyler. En küçük milletlerde bile insanların hepsinin yüz yüze temasta bulunamayacağını, birbirlerini tanıyamayacağını, halkın çoğunun bir Ģey iĢitemeyeceğini ifade eder. ĠĢte milli ölçekte grup dayanıĢmasını sağlayacak yapay bir modern çağrı durumu olarak milletler-milliyetçilik, hayali bir cemaat ve siyasi topluluk olarak ortaya çıkar.

Anderson diğer modernist-materyalist yaklaĢımlardan farklı olarak milliyetçiliğin yalnızca bir icat, yani gerçek olmayan bir Ģey olarak değil aksine milletlerin ve milliyetçiliğin tam da hayal edildiklerinden gerçek olduğunu savunur. Keza ona göre, millet ve milliyetçilik özel bir kültürel yapım türüdür. Modernist ve kültürcüler arasındaki kritik fark da budur. (Anderson, 2014: 19-22; Özoğlu, 2005: 14;

Özkırımlı, 215; 175-177).

Yazar, milletlerin hayal edilmesini 16. ve 17. yüzyılda toplumdaki en önemli iki kültürel sistem olan dinsel cemaatlerin (din) ve hanedanlık mülkünün (hanedanlığın) gerilemeye baĢlamasıyla sağlandığını belirtir. Dini toplulukların önemsiz hale gelmesine iki geliĢme neden olmuĢtur. Ġlki insanların kültürel ve coğrafi ufkunu geliĢtiren, dolayısıyla da insan hayatının alabileceği mümkün olan biçimler hakkında fikirleri aniden geniĢleten, yani farklı hayat tarzları sunan Avrupa dıĢı coğrafi keĢiflerdir. Ġkincisi kutsal dilin, Latincenin önemini yitirmesi ve bunun sonucunda yerel halk dillerin ehemmiyet kazanması ve bu dillerde daha çok kitap üretilmeye baĢlanmasıdır (Anderson, 2014: 26-33; Özkırımlı, 2015: 177-178).

42 Öte yandan din ve hanedanlık gibi iki kutsal topluluğun önemini yitirmesindeki en önemli sebep, dünyayı algılama tarzında meydana gelen köklü değiĢim ve zaman tasavvurunda yaĢanan dönüĢümdü. Yani ortaçağ anlayıĢına göre,

42 Öte yandan din ve hanedanlık gibi iki kutsal topluluğun önemini yitirmesindeki en önemli sebep, dünyayı algılama tarzında meydana gelen köklü değiĢim ve zaman tasavvurunda yaĢanan dönüĢümdü. Yani ortaçağ anlayıĢına göre,

In document Obs Gieten heeft deze Schoolgids samengesteld om u een beeld te geven van wat onze school voor uw kind kan betekenen. (pagina 48-53)